Geri Dönüs Güncesi -IV- - (2.1.2005) |
Geri Dönüs Güncesi -IV-
-Insan ihtiyac duydugunu arayarak dünyayi dolasir,
Ve aradigini bulmak icin eve döner.
George Moore
Andirin. Kamp. 29 Aralik, Carsamba
10:30
Dönüs yolculugumun baslamasina yirmi dört saat kala kendimi calkalanmis kola gibi hissediyorum. Tüm bu yedi bucuk ay, hemen her ani ile canlanmis, genlesmis ve zihnimde huzursuzluk yaratan bir hareketlilik kazanmis durumda.
Hersey aklimda. Verdigim karari takiben alelacele toparlanip yola cikisim, ucaktan inip buz palyacosunun iki sahibi ile tanisisim, ayni pikapta otele gidene kadar beni neyin bekledigini bilmeyisim ama kisa süre sonra ögrenecek olusumun heyecaniyla ve daha sonra sik sik
tekrarlanacagi gibi onlarin kendi aralarinda bilmedigim bir dil konusuyor olmalari nedeniyle sus pus, sikinti, kuruntu ve sessizlik dolu bir saat gecirisim. Ancak ardindan beklemedigim kadar sicak ve neseli karsilanisim üzerine bir anda icimin nasil rahatladigini, ve keyiflendigimi hatirliyorum.
Sonrasinda nerelere gittik, nerelerde durduk, tüm kilometre noktalarini, nar ciceklerinin acmaya basladigi günlerde KP1016'daki calisma noktamiza komsu köy evinden gelen cay ikramlarini, Alman is arkadaslarimin böylesi bir ilgi ve sicaklik karsisindaki saskinliklarini, öglen arasindaki kisa mola sirasinda yeni bicilmis saman üzerine yatip kendimi Heidi gibi hissetigimi ve buz palyacosunun uzun boylu sahibini Alman yapimi olan ve cok sevdigim bu cizgi filmin sarkisini söylemeye zorlayip, bunu O'nun Yesilkent'e gitmesinden önceki aylarda da devam ettirdigimi ve asla basarili olamadigimi hatirliyorum. Aniz yakma mevsimi geldiginde, Osmaniye-Ceyhan arasinda bulunan Kösreli'deki kampin dört bir yaninin yükselen dumanlarla cevrelenisini, sonra ikinci kez sürülen ve ekilen tarlalarda bugdaylarin, misirlarin yeserip boy verdigini, büyüdügünü, misirlarin yaz sonuna dogru insan boyunu gecerek, bugdaylarin da sari renge kavusarak hasata hazir hale geldiklerini, kamptan araziye giderken keci ve koyunu birbirinden ayird edemeyen i. ile eglenerek yolun daha kolay gecmesine cabaladigimi hatirliyorum. Nereye gidersek gidelim, el sallayan cocuklari, topraklarinda yabancilari görüp huzursuz olan yaslilari, pikaplarimizla yarisan köpekleri hatirliyorum. Ceyhan Nehri'nde, Hemite Köprüsü'nün altinda bulunan selaledeki su kaplumbagalarini, buz palyacosunun iki sahibi nehir ile pompalarimiz arasindaki ücyüz metrelik mesafeye boru döserken kacip kacip onlari izlemeye gittigimi, bunu nasil bir cocuk yaramazligi ile yaptigimi, dönüste topladigim kirmizi taslarla kendimi affettirecegime duydugum ve hakli ciktigim inanci hatirliyorum.
Haftanin yedi günü, günde on iki saat süren calisma tempomuzun yorgunlugunu, Osmaniye'deki otelin sevdigim tek yeri olan kirli, bakimsiz, ama Akdeniz mavisi trabzanlarla cevrili, sehrin yapis yapis sicagina karsilik her daim ferahlatici bir esintinin oldugu terasinda, sahane gün batimlarini seyrederken sarap icerek, ya da isten dönüp daha otele girmeden, kir pas icinde kösedeki pastanenin lezzetli dondurmalarindan yemege giderek atmaya calistigimizi hatirliyorum.
Yaz ortasindaki cok yogun bir dönemde, sac trasina ihtiyaclari oldugundan, ancak vakit olmadigi icin berbere gidemediklerinden yakinan is arkadaslarimi, benim bu isi becerebilecegime ikna ettigimi, dahasi bir sabah, o vakit Ceyhan Nehri'nin orada kurulu olan test kabinimizin önünde bu ise kalkistigimi ve en yakin köyden bir berber getirmek zorunda kaldigimizi hatirliyorum.
Eylül basi iki haftalik iznime gidisimi, gelisimi, yanimda hediye olarak getirdigim parmakli coraplarin is arkadaslarim tarafindan hayretle ve sevincle karsilandigini, sonraki günlerde bunlari giyip, ayaklarini Almanlara has iki bantli terliklerinden cikararak suratima dogru salladiklarini hatirliyorum.
Bir aksam yemekte benden bir hikaye dinlemek isteyen arkadaslarima, kirlangiclarin göc mevsiminin gelmis olmasi vesilesi ile Oscar Wilde'in “Mutlu Prensâ€?ini anlattigimi ve hep hüzünlü hikayeler anlatiyor olmakla suclandigimi hatirliyorum. Ögleden sonralari, toplanip daireler cizerek bir cesit ritüel icine giren kirlangiclari, sonra yavas yavas ayrilislarini, sasirtici bir sekilde ayak alti yerlere, konteynerlerin, depolarin icine kurduklari yuvalarin bos kalisi karsisinda icimin nasil hafifce burkuldugunu hatirliyorum.
Sonra Andirin'a tasinmamizi, buradaki iki ayimi, arada Yesilkent'te gecirdigim on günü, oradaki ve buradaki noel partilerini, herkesin bir bir gidisini hatirliyorum. Döndüklerinde, ben burada olmayacagim. Dün aksam üzeri odamin balkonuna cikip son bir kez acikliga ve uzaktaki daglara baktim. Ancak bu bile hafizamin, o bicimsiz yumagin buraya ayrili kismina bir ani olarak eklendi. Yasanmakta olan degil, yasanip bitmis olan, nitelik degistirmis bir zaman yanilsamasi olarak. Cünkü ben buradaki kendimi biraktim. Ben yarindayim artik.
Yavas yavas uzaklasiyor hersey. Simdiden kendimi sehrin kalabaliginda, penceremden görünen diger pencerelerde, caddeden karsiya gecme cabasinda, evimde, yatagimda, köpegimle uyurken, veya annemle sabah kahvesi icip tüm bunlari konusurken hayal ediyorum. Ben artik burada degilim. Burasi ve orasi arasinda bir yokluk fazindayim.
Bunlar son anlar. Bunlar zor anlar. Yarin sabah hersey hizlanacak.
Sanki eve vardigim an, birisi kapagi acacak ve ben fiskiracagim, saskinlik icinde birakacagim herkesi. Ancak buraya ait herseyi de geride; hem geldigim hem döndügüm icin sevincle...
Ankara. Ev. 30 Aralık, Perşembe
20:15
Onca yol gittim. Sırf geri dönebilmek için. şimdi buradayım işte, evimde. Bana ait olan her şeye geri döndüm. Hayır, bana ait olan her şeye yeni döndüm. Birbirimize tekrar tanıdık gelmeye başladığımızda, aklıma bir sonraki yolum düşecek. Uzağımda olsalar onları özlemezmişim gibi hissettiğim an, eşiği tekrar bavullarımla aşacağım. Aramak üzere yola çıkacak, bulmak için hep geri döneceğim.